Elimdeki tepsi ağır geliyor bazen ve yüreğime fırlatıp gitmek istiyorum. Neden mi? Çok yalan masa var diyorum bugün. Masalarda olmayan şeyler olması gerektiği için oluyor, mecburiyet damarlarımızda biz farketmeden yürüyen kanser gibi bizi yavaş yavaş değiştiriyor. Üşümüş bir çift girdi soğuk bir kış günü kapıdan, tek istedikleri sıcak bi masa sanmıştım ama birbirlerine soğuk yüzlerle baktıklarını üşümeleri geçince anladım. Kadın sustu, adam sustu menülerine baktılar boş boş. Adam bir atılım yapıp, ne içeceksin dedi, kadına. Bir
kaç umursamaz tavırdan sonra farketmez dedi, gerektiğinden daha az alkol aldılar masaya. Sessizlik çok biriktiriyordu içindekileri çiftin.. Bir kaç boş bardaktan sonra fitiller ateşlendi, neden söylemedin? dedi kadın bütün ateşiyle ve adam o kadar doluydu ki cevap vermekten korktu tıpkı daha öncede korktuğu gibi. Neden? dedi tekrar kadın, bilmeye hakkım vardı... Sonra adama sıçradı sönmeyen alevler ve öfke ellerinde görünmez bıçaklar gibi kesiyordu, birbirlerini en alıcı yerlerinden bıçaklıyorlardı acımazsızca. Biraz yaralar açılınca adamın sırları döküldü masaya. "Çocuğum olmuyor ve olmayacak ama istemiyorsan ben de olmam" dedi kadına ve ağlamaya başladı. Önce kızdım kadına, hayatını paylaştığı adama destek vereceğine daha da yakıyordu canını diye. Önemi yok, demesini bekleyen adama önemli diyordu, eksik hisseden bir adama bir tekme de o atıyordu. Ama dur dedim, bir dakika kadın da haklıydı elbette, belki de en çok istediği şeydi hayata bırakacağı minik ayaklar ve bunun olmayacağını en son öğrenmek bir o kadar zor olmalıydı. Dediğim gibi kandırıyoruz birbirimizi farkettirmeden kendimize bile çeşitli tiyatrolarla bulandırıyoruz gerçeği, istenen olmaya çalışıyoruz kendimiz olmaktan uzaklara itiliyoruz ve bazen en çok da kendimizi kabullenemiyoruz, iyisiyle kötüsüyle şeffaf olmalı insanlar birbirlerine bence, yalansız ve saf taktığımız maske güneşte yavaş yavaş yok oluyor çünkü olmaya çalıştığımız yürütülemeyen bir rolle bir anda gerçekleri ortaya koyuyor ve bu bence başkalarından önce en çok kendimize yaptığımız kocaman bir haksızlık. Bazen ufak roller çocuksuz birer anne baba yaptığı gibi büyük yükler bırakıveriyor sırtımıza. Biz aslında çok başkayız biz aslında en baştaki biziz.
BLOGBLOGARSON
canlarım ciğerlerim
6 Nisan 2015 Pazartesi
14 Ocak 2015 Çarşamba
BİRAZ GÖZYAŞI Bİ KAÇ İZMARİT VE BOŞ BİR ACI
O kadar çıkmaz vardı ki etrafımda masaların kenarında, o kadar çok düşündürüyordu ki insanlar. Bir o kadar da küfür ediyordum sesimin çıkmamasına öfkeleniyordum bazı bazı. Bazen boş geçiyor bazen dolduruyordu günlerimi dolu gözler. O gün yine doldurdu içi dolu küçük bir kelime, günümü anlamlandırdı: Kaçalım Okan...
Neden kaçıyordunuz? Neyden korkuyordunuz? Birbirine ulaşmaya çalışan bir çiftti gözüme çarpan. Dikkatimi çekti Okan'ı süzdüm önce, ufak ve telaşlı, biraz istekli biraz da korkaktı Okan. Peki ya Pelin? Pelinde daha anlaşılırdı hüzün, gözlerinde yalvarış ve biraz yakarış vardı, Okan acele ediyoruz dedi, ne kadar istemese de. Biraz dinledikten sonra Okan'ın ona yetmeyen bir karısı, Pelin'in mutsuz bir yuvası olduğunu anladım. İkiside çıkmazı seçmişlerdi belliki. Peki neydi bu tutku, imkansızlığı zorlayan şey yasak mı yoksa aşk mıydı? Geçici bir heyecan mıydı? Yok. Önce kızdırdılar beni bencillikleriyle, arkalarında bırakmayı düşündükleriyle. Sonra farkettim ki yanlış seçimler onların suçu değildi, onların suçu yanlış zamanda yanlış yerde birbirlerine bakmalarıydı. İş arkadaşı olarak başlamışlar aynı hastanede, aynı nöbette sevmişler birbirlerini bu doktor kimseler. İnsanlara deva kendilerine azar azar dert, biraz da toz pembe aşk edinmişler ama pembe kirliymiş. Pelin'in gözleri susmadı masaya akıttı tuzlu hüzün dolu yaşlarını. Okan da her damlaya ayrı çaresizlikle baktı. Elele tutuşmaları bile bir kavuşmaydı bu çift için, öyle sıkı tutuyorlardı birbirlerini her an ayrılabileceklermiş gibi korkuyla seviyorlardı. Seni çok seviyorumla süsledi gözyaşlarını Okan Pelin'in. Biraz tebessümle döktü bu sefer Pelin yaşlarını masaya. Gidelim dedi Okan. Hesaplarını ödeyip gittiler arkalarında biraz gözyaşı, bir kaç izmarit ve boş bir acı bıraktı bu çift. Bana ise merak bıraktı en çok. Bir daha hiç görmedim onları, hiç gelmediler bir daha. Acabalar döndü kafamda, gittiler mi ,kaçtılar mı yoksa acı mı verdi bu ikisinin son bakışmaları? Bazen heves ediyoruz bazen olmayanı olsun istiyoruz bazense çaresizliği pişmanlığa karıştırıp bir yudumda içiyoruz. Tıpkı sevmediğimiz içkinin boğazımızdan acı akışı gibi, yakıyor ama yaktığı yer yarı atan kalplerimiz...
Neden kaçıyordunuz? Neyden korkuyordunuz? Birbirine ulaşmaya çalışan bir çiftti gözüme çarpan. Dikkatimi çekti Okan'ı süzdüm önce, ufak ve telaşlı, biraz istekli biraz da korkaktı Okan. Peki ya Pelin? Pelinde daha anlaşılırdı hüzün, gözlerinde yalvarış ve biraz yakarış vardı, Okan acele ediyoruz dedi, ne kadar istemese de. Biraz dinledikten sonra Okan'ın ona yetmeyen bir karısı, Pelin'in mutsuz bir yuvası olduğunu anladım. İkiside çıkmazı seçmişlerdi belliki. Peki neydi bu tutku, imkansızlığı zorlayan şey yasak mı yoksa aşk mıydı? Geçici bir heyecan mıydı? Yok. Önce kızdırdılar beni bencillikleriyle, arkalarında bırakmayı düşündükleriyle. Sonra farkettim ki yanlış seçimler onların suçu değildi, onların suçu yanlış zamanda yanlış yerde birbirlerine bakmalarıydı. İş arkadaşı olarak başlamışlar aynı hastanede, aynı nöbette sevmişler birbirlerini bu doktor kimseler. İnsanlara deva kendilerine azar azar dert, biraz da toz pembe aşk edinmişler ama pembe kirliymiş. Pelin'in gözleri susmadı masaya akıttı tuzlu hüzün dolu yaşlarını. Okan da her damlaya ayrı çaresizlikle baktı. Elele tutuşmaları bile bir kavuşmaydı bu çift için, öyle sıkı tutuyorlardı birbirlerini her an ayrılabileceklermiş gibi korkuyla seviyorlardı. Seni çok seviyorumla süsledi gözyaşlarını Okan Pelin'in. Biraz tebessümle döktü bu sefer Pelin yaşlarını masaya. Gidelim dedi Okan. Hesaplarını ödeyip gittiler arkalarında biraz gözyaşı, bir kaç izmarit ve boş bir acı bıraktı bu çift. Bana ise merak bıraktı en çok. Bir daha hiç görmedim onları, hiç gelmediler bir daha. Acabalar döndü kafamda, gittiler mi ,kaçtılar mı yoksa acı mı verdi bu ikisinin son bakışmaları? Bazen heves ediyoruz bazen olmayanı olsun istiyoruz bazense çaresizliği pişmanlığa karıştırıp bir yudumda içiyoruz. Tıpkı sevmediğimiz içkinin boğazımızdan acı akışı gibi, yakıyor ama yaktığı yer yarı atan kalplerimiz...
anlık mutluluklar koca pişmanlıklar
Anlamlı aslında her şey biraz biraz biz anlamıyoruz. Caddede koşturan sokak köpeklerinden tut yukarıda uçan kuşlarımıza, kanımızı içen pis sivrisineklerin bile bir anlamı var. Ama bi o kadar da anlayışsızız koca dünyada, perdelerimizle mutluyuz, arkasını görmek istemediğimiz nedenlerle yaşıyoruz ve hiç mi hiç mutlu olamıyoruz. Neden mi hepimiz koca koca yalancılar olmuşuz da ondan. Ama en acıtanı da kendimizi kandırmalarımız yalanlarımıza ilk kendimizi inandırmamız.
Dakikalık mutluluklara koca pişmanlıkları değişiyor günümüzde insanoğlu. O kadar yalan dolu günler ve bi o kadar da maske takınmış insanların arasında bazen hiç gelmeseydik maymundan ya da herneyse kalsaydık saf mutlu homosapiensler olarak diyorum. Ne bileyim öğrenmeseydik kandırmacaları. Neyse ki biraz olsun kaldı içimizde o ilkel adam ve kadından, o saf duygulardan, sevmek ve sevilmekten... Bakıyorum da yine de saf değil en içten duyguluarımıza bile birar amaç yükleyebiliyoruz, o güzelim kalp atışlarımızı heyecanımızı şartlandırıyoruz koca bi tiyatro gibi oynuyoruz herkese, her birine başka başka senaryolar... Ezberlerimiz o kadar kuvvetliki duygularımızı bir nefeste tükürüp atıyor. Sol yanağına elini koymuş yaşlı gözlerle dalıp gitmiş hanım çekti dikkatimi en kıyadaki masada. Tadını bir türlü sevemediği birasından zorlana zorlana bi iki yudum daha akıttı boğazından ve masaya da bir kaç damla... Bir yerden tanıdık geliyordu bu yüz ama nereden? Bir kaç süzdükden sonra hatırladım kendini kandıran bir kimsemiz daha, hoşgeldin kocaman yalnız pişmanlığına. Geçen sene yazın gelmişti bu hanım, o zaman çok daha ağır bir makyajı dikkat çeken de bir elbisesi vardı üzerinde. Sonra yanaştı kocaman pahalı bir araba içinden iniverdi ışıl ışıl zengin adam. Kendine güveni bol, ağır başlı gayet şık beyefendi oturdu güzel hanımın masasına. İlk buluşmalarıydı hatırlıyorum, tereddütle baktı pahalı takımın içindeki yaşlı adama. Adam viski sipariş etti, kadın da ağır bir kokteyl söyledi. Bir kaç tanışma cümlesi sonra da sahte gülücükler başladı, iki insan da o kadar sahteydi ki ne sevmek vardı ne sevilmek. İkisi de farklı amaçlar, farklı tatların peşindeydi. Adamı tek ilgilendiren elbisenin içi, kadını tek ilgilendiren bir kurtuluş yolu, belki pahalı bir hayattı. Devam ettiler alkolün de etkisiye daha katlanılabilir oldular birbirlerine. Sonra elele bindiler büyük pahalı arabaya. Bir kaç kez daha geldiler ama bu sefer sahte gülücükleri yoktu yanlarında, sade gerçek bir kaç tartışma yalnızca. Anlık mutluluklar kocaman pişmanlıklara sürüklüyor bizi ve bazen o kadar hızlı koşuyoruz ki yolun sonunu bile bilmeden koşuyoruz ve düştüğümüzde cevabını bildiğimiz soruyu soruyoruz kendimize hep, neden?..
18 Aralık 2014 Perşembe
Acıtan gülümseme
Birkaç yol vardır önümüzde seçmek bizim küçük ellerimize kalmıştır, bakış açılarımıza göre uzun, kısa, zor, kolay ve karmaşık diye değişir bu yollar. Şahsen ben karmaşıklığı seçtiğimi hissetmekteyim. Önündeki dolu bardaklara boş bakan insanlar görmek bazen daha yolunu seçememiş kimseleri yansıtıyor küçük çirkin gözbebeklerime. Bazıları seçilmiş insanlardır, bu çirkin gözlere yansıyanlar tek başlarına saatlerini düşünce sellerine uzun sessizlikleriyle derin derin dalıp çıkmaktadırlar. Bazen o kadar derin dalarlar ki ve bir o kadar da boşaltırlar alkol dolu bardaklarını bu kimseler. İşte onlardan buldum bile bir tane. Bizim orta yaşı geçkin, güzelliğini çirkin insanlarla eskitmiş bir ablamız var burada, adına Necla Abla diyelim varsın. Oturur düşünür düşünür ve dönüşür biraz olsun gülümser kaderine alaycı bir gülümsemeyle. Komik gelir bazen acılar insana, vay be hiç aklıma gelmezdi, dedirtir insana. İşte o gülümsemeyle bu aynısıydı herkesin bildiği o acı veren gülümseme. Aslında pek farketmemiştim ben bu Necla Ablamızı, ta ki bir gün alkolün kanına fazla fazla karıştığı bir saatte, 'yavrum benim masam ne taraftaydı?' diye, sorana kadar. Neden bu kadar içiyordu, içmeyi sevdiği için mi yoksa boşluğunu dolduran tek şey içkisi miydi artık? Merak etmişimdir Necla Abla'ya o acı veren gülümsemenin nedenini. Bir gün yine çok doldurdu boşluğunu Necla Abla, yani çok içti ama yine de cevap vermedi içindeki cevap isteyen sorular. O sırada düzgün basamadığı cep telefonundaki tuşlara basmamı rica etti benden, Erol'u ara, dedi. Emin misin? dedim . Yüzüme bakıp kederle fısıldadı, 'ben hiç emin olmadım yavrum' ,dedi. Tüylerimi diken diken eden bu karasızlık kararlısı ablaya yardımcı oldum, aradım Erol'u. Başka şeyler duymak isteyen bir kulağa konuştu, 'arama beni!' çıktı telefondan net bir öfkeyle ve kapandı. Tekrar arattı ve tekrar arattı Necla Abla. O, koca boş adamı aradıkça ben üzüldüm çaresizliğine. Sonunda ısrarı son bulmuştu bıraktı telefonunu masaya ve yine gülümsedi. Bütün acısını kusarcasına hesabı ödedi, teşekkür etti ve giderken kulağıma fısıldadı Necla Abla, 'sen çok sevme yavrum' diye, 'hele ki başkasının sevdiğini hiç sevme!' Bilmeden anlattı bana o acı gülümsemeyi, küçük elleriyle seçtiği size hiç bahsetmediğim yanlış yolu. Karmaşık, uzun, zor ve en acıtan yoldu Necla'nın seçtiği. Gözlerim doldu o kalabalığın sesinde masaların arasında yine yalnızlığı bulmuştu bu çirkin gözler...
11 Aralık 2014 Perşembe
tak tak tak....
Sıraladım yine bir avuç insanı önüme bugün ve elimizde neler var diye bir baktım. Gördüklerim biraz keşke, biraz iyiki, bir kaç damla da gözyaşı neredeyse unutuyordum tabiki en sahtesinden gülücüklerimiz ve abartılmış kahkahalardı. Ama ben hep hüzünü seçtim biraz, hüzünü ayırdım hep köşeye bir yere. Daha yalansız diye mi bilmem ama hep merak ettiklerim masalarından sildiğim gözyaşlarının sahipleriydi. Belki çözemezdim dertlerini tasalarını ya da ne yapacaklarını söyleyemezdim ama severdim onları, uzaktan izlemelerimle tebessüm eder üzülürdüm acıtan yaralarına. Onlar da beni bilmezdi zaten. Bir kaç ayak sesi duydum arkamdan gelen hemen merakla dönüp süzdüm bir iki. Evet bu kavga etmiş bir çiftin kokusuydu burnumda süzülen. Sinirli kimseyi görmez öfkeli ayak sesleriydi bu gelenler. Resmen konuştu güzel kadının topuklu siyah ayakkabıları; bu iş bugün burada bitecek, takk! gibisinden. Elimde iki tane menüyle gittim masalarına, adam gayet şık kadın da gayet ona yakışır biriydi. Peki neydi ellerinde tutamadıkları, mutluluklarını kaçıran şey neydi? Bu öfkeli bakışmalar, bu sinir dolu dudak kemirmeler... Sabırsızca konuşmak istiyorlardı belliki. İki bira söylediler en çabuğundan. Adam biraz daha suçlu hissediyordu ama belli etmemek için de bir o kadar temkinli sert bakıyordu maskesinin ardından. Biralarını verip umurumda değillermiş gibi uzaklaştım aniden masadan. Oysa oldukça umursuyordum. Nedendi bu öfke, bu sinir nedendi? diye sorgulayıp durdum her yakınlaşmamda masalarına. Sesleri gittikçe kısılıyordu belliki özellerine giriyordum. Biraz merakımı dizginleyip uzaktan izlemeyi tercih ettim. Kadın elini kolunu savuşturup sorular sordu bizim maskeli adama, bir açıklama bekledi ama açıklamalara izin de vermedi. Sonra gözleri doldu, sustu ve nasıl? dedi, neden? dedi... Evet, hatırlamıştım ben bu masaya damlayan gözyaşlarını; aldatılan bir kadının acısıydı o damlalar. Her biri kendine yediremediği bir başka kadının varlığıydı. Adam rolüne iyi bürünmüş bir tiyatrocu edasıyla; aaa saçmalıyosun ama! dedi. Karşında kendine üzülen, ona kızan acı dolu kadına. Kadın acizce baktı, belki yoktur, yapmamıştır belki, yememiştir bu koca, acıtan, ağlatan kazığı diye düşündü. Bir an dikkatle baktı adama, tabiki kendini kandırdı ve dinledi iyi ezber edilmiş o çalışılmış yalanları. Üzüldüm açıkcası aciz kandırılmaya hazır gözlerine kadının ama bir o kadar da kızdım hemcinsime yani adama. Nasıl oynayabiliyordu bu rolü, o kadar mı hissiz ve katıydı acımayan kalbi? Sonra da maskesinin hakkını verdi layığla, yanına geçti herşeye inanmış kadının ve sarıldı sevdiğini söyledi bir o kadar ustalaşmış titremeden yalan söyleyen sesiyle. Hadi gidelim dedi, elinden tuttu ve kaldırdı kadını. Bu sefer ise şöyle seslendi siyah topuklu ayakkabılar; onsuz ne yapardım ki? tak, tak, tak! Uzaklaştı bu sefer daha sesiz ama yalan dolu ayak sesleri. O kadını kolundan tutup, dur, bu adam seni haketmiyor! dedi, içimde zorla tuttuğum bağıran ses. Haklıydı içsesim ve gayet de doğruydu ama hakkım değildi ya da haddim değildi. Bir bardağın arkasından bakmaya devam ettim bi avuç insana çünkü o zaman biraz daha somurtabiliyordu yalan gülümsemeler..
8 Aralık 2014 Pazartesi
ŞEFİM Bİ BAKAR MISIN?
Herkes hakkettiğini bulur peki ya hakketmediklerimiz? Onlardan bahsetmez kimse çünkü adaletsiz dünyanın adil insanlarıyız. Bazı bazı karman çorman sesler arasından bir iki cümle duyuyorum, bazen saçma olanları eliyorsun mesela dövme yaptırcam ne yaptırsam, falcıya gittim, arabayı satıyorum, nasıl terk eder ya haketmedim ben bunu...Tam bunların arasında 'haketmedim ben bunu' sözü dikkatimi çekti. Bu çocuk neyi haketmedi, neymiş o gözlerini ıslatan, üzüntüleri mi yoksa karşısındakini duygularıyla mı sömürüyor? Hmm bir iki kez küllük değişiminden sonra yapboz gibi birleşiyor kelimeler; bir anda işini gücünü ailesini bırakıp hiç bilmediği bir yere, hiç tanımadığı insanların arasına göçmüş bir çocuk. Sonunu bilmek istemeden kaderini perdelemiş, ezilmiş bir çocuk...Belli ki sevmiş sevilmeye değmeyecek bi kızımızı, derdini anlattığı da karşısındaki mahallenin bakkalıymış. İyi bi abi demekki bizim bu dert sever bakkal abi, teselliyi veriyo alttan üsten ama en klasiklerinden; 'gençsin sen daha, bak benim yaşıma gel neler ögrencen, gülüp geçicen, hem yol yakınken bitmesi iyi olmuş bak neler yaşardın devam etsen' gibisinden. Bence yanlış bişey teselli, insanı yaptığı hatalarla boğuyor biraz da sırtını sıvazladın mı küçük bir damla üzüntü kırgınlık dev dalgalar gibi yıkıp geçiyor. Dert dinleyeceksen biraz daha gaddar olmalısın, ah be bakkal abicim karşındakini yanlışlarıyla kamçılamalısın ki biraz daha terbiye alsın, bu hakketiğini vermeyen hayat karşısında bu çocuğa sen ders vermelisin. Neden bırakıp gidilmiş bu çocuk dedim merak ettim, bira isteyen, kahkaha atıp bağırıp çağırıp gürültü yapan insanların arasında elimde bi tepsiyle öylece durmuş bu ikiliyi izliyormuşum farkedilmeden. Birkaç sipariş kaptım elime ama döndüm yine hüzün saçan masaya, kız başka bi yol seçmiş kendine. Biraz sıkıldım demiş, biraz bunaldım eklemiş sonrada yemiş bizim temiz çocuğu. Belli ki fedakarlıklarıyla beslenmiş, onun için neler yapar onu nasıl şımartır ne kadar sever diye.. Aslında biraz da hoşlanmış ama yetmemiş. Bizim ağlayan çocuk; Emre. Üzüldüm Emre'ye, gözyaşlarını silmek istedim, sarılıp onunla ağlamayı bile hayal ettim azıcık ama olmadı her zamanki gibi insanlar biz garsonları farketmedi ama biz onları fazla fazla farkettik, bazen onlara sevinip bazen onlardan çok üzülüyoruz yaşadıklarına. Ama her sayfada pırıl pırıl yaşayamazsın bi iki kopuk yaprak lazımdır her deftere, birkaç karalama sayfa daha kopartıp attı ve o gün de o kanattı delik deşik sol tarafımı hüzün dolu masadaki emre oğlan...
4 Aralık 2014 Perşembe
yediğin içtiğin senin olsun bana bugün tip (bahşiş) kaç para onu de hele
Gereksiz sohbetlere sokar seni tip, merhabayı en içten dedirten oluverir bazen. Yetişkin bir garson 2 dakika içinde masayı baştan yaratabilir; kültabakları, masadaki kırıntılar, bardağın altındaki o soğuk ter hepsi yok olur ve resmen yeniden oturtur sizi masaya ve bunları siz onu takdir edin diye değil hesabın üstünü bırakın diye yaparlar. Ne kadar önemli olabilir demeyin 2 lira hayat kurtarabilir tip box açıldığında. İşte o hesapsızca bitmiş maaşını nasıl bitirdiğini düşünürken, cebinde sigaraya, yol parasına ve belki de bi kaç biraya dönüştürür kendini. Kısaca bir garsonun kurtarıcısıdır o hesaplardan kalan madeni paralar. Çalıştığın yer bazen koca bi gürültü oluverir içinden bağırırsın, siktirin gidin, susun, ağzın kopsun, boğazında kalsın vb. Bazen de acıtır seni müşteriler, ŞEFİM Bİ MENÜ VERCEN Mİ diye. Evet birde üzülenlerle üzülmelerimiz vardır sevgilisinden siktiri yemiş ve ben bunları haketmedim diye gözyaşlarından masaya damlalar döken kız vardır, kimi zaman gözyaşlarını silsin diye bi peçete işe yarar, hemen o damlacıklar saçan hakettiğini alamamış kızımız tebesümünü bırakır size. Ama en çok acıtan tip de onun bıraktığı tiptir oysaki o mendil parayla satın alınamaz bi vicdandır adeta... Vakit ayırdığınız için teşekkür ederik.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)