canlarım ciğerlerim
11 Aralık 2014 Perşembe
tak tak tak....
Sıraladım yine bir avuç insanı önüme bugün ve elimizde neler var diye bir baktım. Gördüklerim biraz keşke, biraz iyiki, bir kaç damla da gözyaşı neredeyse unutuyordum tabiki en sahtesinden gülücüklerimiz ve abartılmış kahkahalardı. Ama ben hep hüzünü seçtim biraz, hüzünü ayırdım hep köşeye bir yere. Daha yalansız diye mi bilmem ama hep merak ettiklerim masalarından sildiğim gözyaşlarının sahipleriydi. Belki çözemezdim dertlerini tasalarını ya da ne yapacaklarını söyleyemezdim ama severdim onları, uzaktan izlemelerimle tebessüm eder üzülürdüm acıtan yaralarına. Onlar da beni bilmezdi zaten. Bir kaç ayak sesi duydum arkamdan gelen hemen merakla dönüp süzdüm bir iki. Evet bu kavga etmiş bir çiftin kokusuydu burnumda süzülen. Sinirli kimseyi görmez öfkeli ayak sesleriydi bu gelenler. Resmen konuştu güzel kadının topuklu siyah ayakkabıları; bu iş bugün burada bitecek, takk! gibisinden. Elimde iki tane menüyle gittim masalarına, adam gayet şık kadın da gayet ona yakışır biriydi. Peki neydi ellerinde tutamadıkları, mutluluklarını kaçıran şey neydi? Bu öfkeli bakışmalar, bu sinir dolu dudak kemirmeler... Sabırsızca konuşmak istiyorlardı belliki. İki bira söylediler en çabuğundan. Adam biraz daha suçlu hissediyordu ama belli etmemek için de bir o kadar temkinli sert bakıyordu maskesinin ardından. Biralarını verip umurumda değillermiş gibi uzaklaştım aniden masadan. Oysa oldukça umursuyordum. Nedendi bu öfke, bu sinir nedendi? diye sorgulayıp durdum her yakınlaşmamda masalarına. Sesleri gittikçe kısılıyordu belliki özellerine giriyordum. Biraz merakımı dizginleyip uzaktan izlemeyi tercih ettim. Kadın elini kolunu savuşturup sorular sordu bizim maskeli adama, bir açıklama bekledi ama açıklamalara izin de vermedi. Sonra gözleri doldu, sustu ve nasıl? dedi, neden? dedi... Evet, hatırlamıştım ben bu masaya damlayan gözyaşlarını; aldatılan bir kadının acısıydı o damlalar. Her biri kendine yediremediği bir başka kadının varlığıydı. Adam rolüne iyi bürünmüş bir tiyatrocu edasıyla; aaa saçmalıyosun ama! dedi. Karşında kendine üzülen, ona kızan acı dolu kadına. Kadın acizce baktı, belki yoktur, yapmamıştır belki, yememiştir bu koca, acıtan, ağlatan kazığı diye düşündü. Bir an dikkatle baktı adama, tabiki kendini kandırdı ve dinledi iyi ezber edilmiş o çalışılmış yalanları. Üzüldüm açıkcası aciz kandırılmaya hazır gözlerine kadının ama bir o kadar da kızdım hemcinsime yani adama. Nasıl oynayabiliyordu bu rolü, o kadar mı hissiz ve katıydı acımayan kalbi? Sonra da maskesinin hakkını verdi layığla, yanına geçti herşeye inanmış kadının ve sarıldı sevdiğini söyledi bir o kadar ustalaşmış titremeden yalan söyleyen sesiyle. Hadi gidelim dedi, elinden tuttu ve kaldırdı kadını. Bu sefer ise şöyle seslendi siyah topuklu ayakkabılar; onsuz ne yapardım ki? tak, tak, tak! Uzaklaştı bu sefer daha sesiz ama yalan dolu ayak sesleri. O kadını kolundan tutup, dur, bu adam seni haketmiyor! dedi, içimde zorla tuttuğum bağıran ses. Haklıydı içsesim ve gayet de doğruydu ama hakkım değildi ya da haddim değildi. Bir bardağın arkasından bakmaya devam ettim bi avuç insana çünkü o zaman biraz daha somurtabiliyordu yalan gülümsemeler..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder