O kadar çıkmaz vardı ki etrafımda masaların kenarında, o kadar çok düşündürüyordu ki insanlar. Bir o kadar da küfür ediyordum sesimin çıkmamasına öfkeleniyordum bazı bazı. Bazen boş geçiyor bazen dolduruyordu günlerimi dolu gözler. O gün yine doldurdu içi dolu küçük bir kelime, günümü anlamlandırdı: Kaçalım Okan...
Neden kaçıyordunuz? Neyden korkuyordunuz? Birbirine ulaşmaya çalışan bir çiftti gözüme çarpan. Dikkatimi çekti Okan'ı süzdüm önce, ufak ve telaşlı, biraz istekli biraz da korkaktı Okan. Peki ya Pelin? Pelinde daha anlaşılırdı hüzün, gözlerinde yalvarış ve biraz yakarış vardı, Okan acele ediyoruz dedi, ne kadar istemese de. Biraz dinledikten sonra Okan'ın ona yetmeyen bir karısı, Pelin'in mutsuz bir yuvası olduğunu anladım. İkiside çıkmazı seçmişlerdi belliki. Peki neydi bu tutku, imkansızlığı zorlayan şey yasak mı yoksa aşk mıydı? Geçici bir heyecan mıydı? Yok. Önce kızdırdılar beni bencillikleriyle, arkalarında bırakmayı düşündükleriyle. Sonra farkettim ki yanlış seçimler onların suçu değildi, onların suçu yanlış zamanda yanlış yerde birbirlerine bakmalarıydı. İş arkadaşı olarak başlamışlar aynı hastanede, aynı nöbette sevmişler birbirlerini bu doktor kimseler. İnsanlara deva kendilerine azar azar dert, biraz da toz pembe aşk edinmişler ama pembe kirliymiş. Pelin'in gözleri susmadı masaya akıttı tuzlu hüzün dolu yaşlarını. Okan da her damlaya ayrı çaresizlikle baktı. Elele tutuşmaları bile bir kavuşmaydı bu çift için, öyle sıkı tutuyorlardı birbirlerini her an ayrılabileceklermiş gibi korkuyla seviyorlardı. Seni çok seviyorumla süsledi gözyaşlarını Okan Pelin'in. Biraz tebessümle döktü bu sefer Pelin yaşlarını masaya. Gidelim dedi Okan. Hesaplarını ödeyip gittiler arkalarında biraz gözyaşı, bir kaç izmarit ve boş bir acı bıraktı bu çift. Bana ise merak bıraktı en çok. Bir daha hiç görmedim onları, hiç gelmediler bir daha. Acabalar döndü kafamda, gittiler mi ,kaçtılar mı yoksa acı mı verdi bu ikisinin son bakışmaları? Bazen heves ediyoruz bazen olmayanı olsun istiyoruz bazense çaresizliği pişmanlığa karıştırıp bir yudumda içiyoruz. Tıpkı sevmediğimiz içkinin boğazımızdan acı akışı gibi, yakıyor ama yaktığı yer yarı atan kalplerimiz...
canlarım ciğerlerim
14 Ocak 2015 Çarşamba
anlık mutluluklar koca pişmanlıklar
Anlamlı aslında her şey biraz biraz biz anlamıyoruz. Caddede koşturan sokak köpeklerinden tut yukarıda uçan kuşlarımıza, kanımızı içen pis sivrisineklerin bile bir anlamı var. Ama bi o kadar da anlayışsızız koca dünyada, perdelerimizle mutluyuz, arkasını görmek istemediğimiz nedenlerle yaşıyoruz ve hiç mi hiç mutlu olamıyoruz. Neden mi hepimiz koca koca yalancılar olmuşuz da ondan. Ama en acıtanı da kendimizi kandırmalarımız yalanlarımıza ilk kendimizi inandırmamız.
Dakikalık mutluluklara koca pişmanlıkları değişiyor günümüzde insanoğlu. O kadar yalan dolu günler ve bi o kadar da maske takınmış insanların arasında bazen hiç gelmeseydik maymundan ya da herneyse kalsaydık saf mutlu homosapiensler olarak diyorum. Ne bileyim öğrenmeseydik kandırmacaları. Neyse ki biraz olsun kaldı içimizde o ilkel adam ve kadından, o saf duygulardan, sevmek ve sevilmekten... Bakıyorum da yine de saf değil en içten duyguluarımıza bile birar amaç yükleyebiliyoruz, o güzelim kalp atışlarımızı heyecanımızı şartlandırıyoruz koca bi tiyatro gibi oynuyoruz herkese, her birine başka başka senaryolar... Ezberlerimiz o kadar kuvvetliki duygularımızı bir nefeste tükürüp atıyor. Sol yanağına elini koymuş yaşlı gözlerle dalıp gitmiş hanım çekti dikkatimi en kıyadaki masada. Tadını bir türlü sevemediği birasından zorlana zorlana bi iki yudum daha akıttı boğazından ve masaya da bir kaç damla... Bir yerden tanıdık geliyordu bu yüz ama nereden? Bir kaç süzdükden sonra hatırladım kendini kandıran bir kimsemiz daha, hoşgeldin kocaman yalnız pişmanlığına. Geçen sene yazın gelmişti bu hanım, o zaman çok daha ağır bir makyajı dikkat çeken de bir elbisesi vardı üzerinde. Sonra yanaştı kocaman pahalı bir araba içinden iniverdi ışıl ışıl zengin adam. Kendine güveni bol, ağır başlı gayet şık beyefendi oturdu güzel hanımın masasına. İlk buluşmalarıydı hatırlıyorum, tereddütle baktı pahalı takımın içindeki yaşlı adama. Adam viski sipariş etti, kadın da ağır bir kokteyl söyledi. Bir kaç tanışma cümlesi sonra da sahte gülücükler başladı, iki insan da o kadar sahteydi ki ne sevmek vardı ne sevilmek. İkisi de farklı amaçlar, farklı tatların peşindeydi. Adamı tek ilgilendiren elbisenin içi, kadını tek ilgilendiren bir kurtuluş yolu, belki pahalı bir hayattı. Devam ettiler alkolün de etkisiye daha katlanılabilir oldular birbirlerine. Sonra elele bindiler büyük pahalı arabaya. Bir kaç kez daha geldiler ama bu sefer sahte gülücükleri yoktu yanlarında, sade gerçek bir kaç tartışma yalnızca. Anlık mutluluklar kocaman pişmanlıklara sürüklüyor bizi ve bazen o kadar hızlı koşuyoruz ki yolun sonunu bile bilmeden koşuyoruz ve düştüğümüzde cevabını bildiğimiz soruyu soruyoruz kendimize hep, neden?..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)